ÖL! YANLIŞ ANLADINIZ, ÖL İSVEÇCE’DE BİRA DEMEK!

Biranın şarap kadar hatrı yok; şarap içmek, şarap tatmak, şaraptan anlamak önemliyken, bira için de aynılarının yapılabileceği fikri tutmuyor Türkiye’de. Bunu bira kültürüne uzak olmamıza bağlıyorum. İsveç fazlaca bira tüketilen bir yer olmakla birlikte, dünyanın heryerinden çeşit çeşit biraları makul fiyata bulabileceğiniz bir ülke. Bira tadımı ve bira yapımı konusunda kulüpler ya da toplanmalar bulabilirsiniz, içki dükkanlarında yüzlerce bira çeşidini keşfedebilirsiniz ve en önemlisi bar ve publarda geniş bir yelpazeyle karşılaşırsınız. Kısacası biranın keyfi İsveç’te iyidir, bu sebeple bira için ayrı bir başlık atmasam olmazdı. Pekala benim bira içmeyi sevmemle de alakası var bu ilgi ve sevginin. Çulsuz zamanlarımda bile Tripel Karmeliet, Leffe, Kilkenny filan peşinde koşan bir insan olarak ben iflah olmam da oldurtmam da!

Aşağıdaki listede bu zamana kadar denediğim biraları anlatıyorum. Tabii ki hepsi İsveçli. Sizin için ince araştırmaya girip, içki dükkanında satılan fiyatlarını bulup tek tek ekledim. Dağınık bir liste ama İsveç’e gelmeden İsveç biraları hakkında fikir edinmek için bence iyidir.

Big Bang’ten almak gerekirse konuyu…

Birayla ilgili hiç fikriniz yoksa bile anlayabileceğiniz türden bir yazı bu, teknik kelimelere girmeye gerek görmedim. Ama kabaca anlatmak gerekirse, İsveç’te bira üç kategoride adlandırılıyor: Lättöl%2,25’in altında alkol içeren biralardır ve bunlar süpermarketlerde bulunabilinir. Starköl, alkol derecesi %3.50 üzeri olanlardır ve bunlar sadece Systembolaget adı verilen alkol dükkanlarında bulunur. Alkol seviyesi bu ikisinin arasında olan Folköl vardır bir de. Ljus yazarsa hafif ya da açık renk bira anlamındadır, stark diyorsa sert biradır ama rengi açık olabilir. Mellan da orta sertlikteki biralardır, çoğu lager mellandır. Pale lager, pilsner, ale, pale ale, weissbier, porter, stout ayrımlarını bilmiyorsanız sorun yok, ben zaten genelde lager olanlardan örnek vereceğim size.

İsveç’te ekolojik ürünlere olan ilgi bira için de geçerli. Ekolojik biralar eğer çok pahalı değilse her kesim tarafından tercih ediliyorlar. Son dönemlerde küçük bira fabrikalarına da ilgi artmış, İsveçliler küçük ve yerel fabrikalardan gelen “craft” dediğimiz biraları içmeyi seviyorlar. Yani uluslararası büyük bira markaları dışında, kendi markalarını da tüketiyorlar. Bir senedir barda çalıştığım için öğrencilerin genelde şişe olarak satılanlardan en çok Carlsberg, Budweiser (İsveç’te herkes Budvar der), Samuel Adams ve Karhu içtiğini gördüm. Fıçı biralarında ise Tuborg, Heineken, Maredsous, Åbro, London Pride gidiyor. Lund’daki bir Türk pubında Efes satıyorlar 500ml.’lik orada İsveçliler dahil herkes onu içiyor, ucuz çünkü. 

Seç, beğen, al, Viking gemisinin malları bunlar!

Arboga Ekologisk: %4,7 oranında alkollü, ekolojik, hafif ve acımtırak bir bira. Mandalina, bal ve baharat tatları hissediliyor, tatlılık seviyesi  düşük. Domuz, ördek ve balık yanında iyi gidiyor. 500 ml’lik şişesinin fiyatı 11.90 SEK yani kalitesi için gayet uygun fiyatlı bir bira.

Arton56: Karamel, armut ve limon özüyle buz gibi içildiğinde keyif alınması garanti bu bira %5,2 alkol oranına sahip olsa da yoğunluğu fazla olmadığından içimi kolay. Atıştırmalık bir şeylerle ya da domuz ve tavuk yemekleriyle uyumlu. 330 ml’lik şişesi 10.40 SEK; belki her zaman değil ama arada sırada buzdolabına atılacak cinsten bir bira.

Carnegie Porter: Stout siyah bira ve %5,5 alkollü. Şişe dizaynını çok severim, bayağı cool bir biradır. Yoğunluğu, acılığı ve tatlılığı diğer biralara göre oldukça fazladır, bunları kahve, şeker ve çikolatalı harmanından alıyor. Tek başına ya da peynir ve dana et çeşitleriyle iyi gidiyor. Ben antipasti tabağıyla deneyip sevmiştim ama yine de tek başına içmeyi tercih ederim. 330ml’lik şişesi 14,90 SEK, biraz pahalı yani.

Falcon Pilsener: Klasik hafif bira tadını seviyorsanız ve Carlsberg gibi tatlardan sıkıldıysanız deneyebileceğiniz bir bira. Ekmek, baharat, limon ve bal notaları var, yoğunluğu yüksek, acılığı dengeli, tatlılık oranı düşük, 4,8%’lik alkol oranı var. Açık büfe tipi yemekler, ördek ve balıkla iyi gider. Falcon’ın başka çeşit bir çok birası daha var. Bunun fiyatı 12,90 SEK, bana göre çok özel bir bira olmadığından gidip bu parayı vermem. Ama kutu satılanlan ucuzlarından alınabilinir.

Femmekommatvåan: Alkol oranı %5,2 olduğundan, biranın adı beşnoktaiki. Çok yaratıcı değil mi? Kutusunu çok severim, krallığa gönderme yapan bir dizayn, iki tane de samura benzeyen hayvan var el ele tutuşan birinin kafasında soytarı kukuletası var. Acılığı normal, günlük bira. 10.40 SEK fiyatıyla da yine bolca alınabilen biralardan. Kırmızı et, ördek ve sebzelerle iyi gidiyor.

Green Eko Lager: Nerede okul sonrası parkta içmeye gitmiş kız grubu, orada şişelerce Green Eko. Tombik ve neşeli şişesi, 4,8%’lik hafif alkol oranı ve düşük yoğunluyla keyifle içilen bir bira. Sebze, domuz, balık ve atıştırmalıklarla iyi gidiyor. 500 ml’liği 11.90 SEK olduğundan öğrencinin dostu aynı zamanda.

Kopparbergs Super X-Strong: Benim parti birası felsefeme uygundur; %10 oranında alkolü var ve 500ml’si 17.90 SEK.  (Hatta nokta) Daha fazla anlatmam gerekmiyor, bundan 3 tane alın gidin partide takılın işte. Yoğunluğu ve acılığı biraz yüksek ve iyi bir tatlılığı var. Aromatik ve meyve özlü olduğundan ağızda bıraktığı tat hoş. Ördek, domuz, tavukla gider. Bence cipsle gidiyor. En güzel onla gidiyor!

Mariestad: %4,2’lik bu hafif biranın 330ml’lik şişesi 12.90 SEK. Bence tadı gayet iyi, kayısı, ekmek ve bal özleri birbirini çok iyi tamamlamış. Acılığı ve yoğunluğu az, tatlılık oranı da. Et, ördek, domuz, tavuk, hepsiyle iyi gidiyor.

Mohawk Extra IPA: Bundan bir kere aldığımda ortamın efendisi olmuştum. (like a boss) Şişesinde totosu kalkık rockçı havası var. Bono bundan kesin içer, gözlüğüyle filan tam olur. Acılığı ve yoğunluğu fazla olmasına rağmen içindeki portakal marmeladı, çavdar ve esmer şeker özleri harika bir denge kuruyor. Tek başına ya da kuzu ve dana ile gidiyor. Mangala yakışır. Alkol oranı %7,5 ve 500ml.’lik şişesi 35.90 SEK. Pahalı kardeşim, bize gelmez. Gelir de bayramdan bayrama gelir.

Nils Oscar: Üstü amcalı şişesiyle bu bira severek içtiklerimdendir. “Öz be öz memleketim kokuyor” havasına sokacak (İsveçliler’i tabii) cinsten pastoral bir lezzet. %5,2’lik alkol oranı süper, güçlü bir aroması var. Her türlü kırmızı etle gideri var. Ben tek başına içiyorum, öyle de iyi. 330ml.’lik şişesi 19,30 SEK.

Norrlands Guld Dynamite: Kuzeyin soğuk sularından gelen- (tabii ki) bira, %7,0’lik alkolüyle olsun, 500ml’lik kutusu için 14.70 SEK fiyatıyla olsun öğrencinin yüzünü güldüren bir cins. Muz ve limon esansı hoş bir tatlılık veriyor ve acılığını dengeliyor. Domuz, balık ve ördekle gidiyor. Yahu bir de şu acılı ve soyalı çerezlerle de gidiyor.

Pripps Blå: İsveç’in Efes Pilsen’i diyebileceğimiz ucuz ama kalitesi çok kötü olmayan bir bira. Heineken filan içiceğinize, gidin bunu alın. %5.0’lik alkol oranı var, yoğunluğu ve acılığı orta karar, tatlılığı dengeli. İçinde ekmek, bal, baharat ve limon özleri var ama fazla aromatik bir şey beklemeyin. Düz bira işte! 500ml.’lik kutusu 10.90 SEK; balık, domuz, sebzeler ya da tek başına içilebilinir.

Småland Mellanöl: 500ml.’lik kutusu 9.90 SEK olan, 4.5% alkollü, orta halli ve orta tatlı bir bira. Çok fazla alacaksanız, fiyat olarak ideal. İçimi kolay, özellikle güneşli açık hava oturmalarında, soğuk soğuk iyi gidiyor. Geyik yapan öğrencilerin birası. İsveçliler çekirdek çitleme olayını bilselerdi, çekirdek çitleye çitleye içerlerdi.

Stockholm Festival: Hakikaten de festival birası. Tadı fena değil, içimi oldukça kolay, %5,3 alkol oranıyla da ne çok hafif ne de üç taneyle duracak kadar ağır. Yoğunluğu ve acılığı az, tatlılığı oldukça düşük. 500ml.’lik kutusu 10.40 SEK olduğundan fazla miktarda almak için uygun. Kutusunda Stockholm esintileri var, Nordik tipli.

Åbro Original Starköl: Starköl dediğine bakmayın, yoğunluğu ve alkolü o kadar da fazla değil (%5,2). Tatlığı düşük, acılığı dengeli. Bu markanın farklı çeşitlerde biraları var, sevdiğim bir markadır, fiyatları kalitesine göre bayağı uygun. 500ml.’lik kutusu 11.50 SEK. Sebze, balık ve ördekle iyi gidiyor.

Advertisements

HAYDİ İÇİYORUZ, Skål!

Pippi yuvaya döndü, bir süreliğine İstanbul’daydı, şimdi ise Ankara’da.  Ama İsveç yazılarına aynen devam ediyor!

Yine uzunca bir ara vermem gerekti. O süre içinde yeni bir blog hazırladım, yeni blogum bu blogumu çok kıskandı, bayağı bir ilgi, sevgi talebinde bulundu, ben de o sebepten yazamadım. Yok aslında ya, acayip yorgundum, cehennem sıcağında tutunmaya çalışıyordum, yıldım, o yüzden.

Artık bir nebze toparlandığıma göre, size İsveç’te insanlar ne içiyor, neyle kafa oluyor, tüm bunlar nasıl oluyor onları aktaracağım. Absolute Vodka’nın diyarında neler varmış görelim. Hazırsanız kırmızı butona basın.

Kuş Bakışı İçki Kültürü

Güney sahillerimizdeki bar eğlencelerini, animasyon gecelerini, havuz başlarını gözlerinizin önüne getirin; İskandinavların bolca içtiğini hatırlarsınız. Bu kadar dağıtmanın anlamı nedir diye düşündüyseniz, bilin ki İsveçliler kendi ülkelerinde bu kadar içemediklerinden. Aklınızdaki İsveç imajı yerle bir olduysa üzgünüm ama bunu bilmeniz daha iyi, sonra İsveç’e geldiğinizde şok olmayın.

Öncelikle İsveç’te süper marketlerden, kiosklardan, Seven Eleven’lardan, kısacası hiçbir yerden alkol alamıyorsunuz. Alkol alabildiğiniz tek yer, Systembolaget denilen alkol dükkanları. Bu dükkanlar, her türlü alkol çeşidinin bulunduğu, istediğiniz alkol çeşidini sipariş verebildiğiniz, devlete bağlı işletmeler ve kar amacı gütmeden, sadece alkolün sebebiyet verebileceği rahatsızlıkları azaltmak için kuruldular. İsveç’teki ilk alkol monopolisi 1800’lerin ortasından itibaren başlasa da Systembolaget oluşumu 1955’te gerçekleşiyor. Toplumun refahı için getirilen bu sistem günümüzde de gayet güzel işlemekte.

Systembolaget bana karın ağrısı veren bir yer. Haftaiçleri 18:00’de, Cumartesi 15:00’te kapanıyor, Pazar günleri açık değil. Dolayısıyla Systembolaget’in açılış-kapanış saatlerine göre bir yaşam tarzı oluşturmanız şart. Yine eğer parti verecekseniz, ya da partiye gidiyorsanız bunun planını önceden yapmanızda fayda var. Yoksa, Cuma günü, dükkanın kapanmasından bir saat önce giderseniz, bitmek bilmeyen bir kasa kuyruğunda darlanmanız çok olası bir senaryo.

İçecekler ve içkiler partiler dışında özel kutlamaların da vazgeçilmezlerindendir İsveç’te. Hatta bazı özel günlerin kendilerine adanmış içecekleri bile vardır. Bu içkiler itinayla hazırlanır ve eğer içeceği reddederseniz kutlamanın sevilmeyeni olma ihtimaliniz çok yüksek. Dahası tadını da beğenmeniz beklenir, beğenmezseniz hiç alttan almazlar ve “zıkkım iç!” dermişcesine bakarlar. İçki sevmeme durumunu yaşamadım ama bir kaç kere, “tamam iyi de abartmayın artık” demişliğim var. Bilemiyorum, eğer içki kıyaslayacaksak rakı muhabbetine gireyim ben de o zaman. (Aman, bu yazıda değil!)

“İsveç denince akla, tamam şimdi buldum” Alkolik Top 5

Anlatacağım bu 5 alkol türü İsveç’te bolca tüketilen cinsten ve içki kültürünün demirbaşlarından.

Glögg: Karanfil ve tarçınla harmanlanmış bu sıcak şarap Noel zamanlarının değişmez içkisidir. Sıcak ve oldukça şekerli olduğundan içki hissi vermese de bir kaç kupa sonra yanaklarda pembelik ve iç geçmesi ile etkisini gösterir. Glögg alkolsüz şekilde de yapılır, ve Noel’da çok mutlu olan, Noel Baba’nın varlığına inanan zekalı ama gerizekalı İsveçli küçümenlerce fazlaca içilir. Daha sonra şekerden kafayı bulan bu zibidilerin muhabbetine doyum olmaz, her hediyeye içinde Kıvanç Tatlıtuğ’uyla verilmiş Aston Martin almış gibi sevinirler. Glögg genelde tek başına içilmez, yanında pepparkakor, yani kağıt inceliğinde yapılmış bol tarçınlı kıtır bisküvi ve lussekatter yani içi safranlı ve üstü üzümlü ekmeğimsi çörek ile tüketilir. Eğer bir İsveçli size kurutulmuş karanfiller ve portakal verirse, bu portakal süsleme yarışması her an başlayabilir demektir. Karanfilleri portakala batırarak onu süsleyin ya da bir şey çizin. Benim nazarımda bu oyun portakal israfından başka bir şey değil.

Snaps: Bu aslında bir çeşit alkol değil ama tek atımlık yani shot olarak tüketilebilen her türlü karışımın genel adı. Snapsin olduğu ortamda şarkı, türkü eksik olmaz, çünkü snaps büyük yemeklerin vazgeçilmezidir. Mesela sittning yani yemek boyunca oyunlar oynanan, şarkılar söylenen, şiirler filan okunan toplu akşam yemeklerinde, snaps bolca tüketilir. Bazı şarkıların ortalarında “şerefe’” kısımlarında snapsınıza abanın. İçkiye adanmış şarkılara snapsvisor denir, adından da anlaşılacağı gibi içkiye teşviği kuvvetli şarkılardır. Sessiz sakin İsveçliler bu tür ortamlarda yırtına yırtına şarkılara eşlik ederler. Fakat tabii ki bu gayet organize şekilde olur, maestro yani şarkı şefi direktifleri verir ve şarkıya topluca başlanır. Dolayısıyla yemeğin yapılacağı gün gruptan bir maestro seçilmesi lazımdır.

Brännvin: Bu distile edilmiş her türlü likörümsü içkinin adıdır ve adını distiledeki yanma durumundan alır. Snaps olarak sittninglerde, partilerde ya da kutlamalarda tüketilebilir. Evde yapılanlarıyla karşılaşırsanız, nazikçe reddedin çünkü oldukça kuvvetli olabiliyorlar. Kolonya içip kör olmanın gereği yok durduk yere. Göteborg yöresinde (şirin beldemiz Göteborg!) bazı markalar var ki içebilene aşk olsun. Her yörenin kendi brännvini var zaten ve bazen “bizimki daha iyi”, “yok efendim bizimki daha iyi” muhabbetlerine denk gelebilirsiniz.

Aquavit:  Bu bir brännvin çeşididir ve genelde soğuk şekilde shot olarak içildiğinden aynı zamanda snapstır. Yani kümeleri öğreniyor olsak, snaps kümesi brännvin ve snaps kümelerinin kapsayan kümesi olurdu. (Seneye Abel Ödülü’nü bana verecekler) Aquavit 15. Yüzyıldan beri İskandinavya’da bolca üretilen ve tüketilen bir içki. Vodkanın buğday ya da patates ile distile edilmesiyle oluyor ve daha sonra çeşitli baharatlarla çeşnilendiriliyor. Genelde kimyon, kakule, anason, rezene ile çeşnilendiriliyor ama en çok kullanılan kimyon. Avrupa Birliği’nin korunan ürünler listesinde ve Avrupa Birliği bu içkinin çeşnilendirme baharatını kimyon ya da dereotu olarak belirlemiş. Neyse etimolojisi aqua vītae’den gelen ve anlamı yaşam suyu olan Aquavit ringa balığının partneridir ve Midsommar da yani en uzun günlerin kutlandığı yaz zamanında bu ikili herkes tarafından sevilerek tüketilir.

Bål: Yaz zamanlarında yapılan açık hava kutlamalarının baş tacı bål, punch’tır; yani fazlaca miktarda hazırlanan meyve kokteyi. Yine Midsommar zamanlarında, kalabalık bahçe ve kır eğlencelerinde pratik bir çözümdür. İnternette pek çok bål tarifi var, zaten bunun temelini oluşturanlar beyaz şarap, soda ya da gazozlu içecek ve istenilen türde meyveler ve meyve sularıdır. Dileyen Bacardi gibi başka lezzetler de katabilir bu karışıma. Lezzetli ve içimi kolay olduğundan ancak bardaklarca içtikten sonra alkolün etkisini alırsınız ve özellikle sıcak havalarda sizi çakırkeyif yapar.

En sevdiğim İsveçli içecekler Top 5

Bu listede içmeyi en çok sevdiğim lezzetler var.

Flädersläktet: Mürver çiçeği çayı kokusu ve tadıyla akşamüstlerinin en sevdiğim zamanı. Yanında küçük bir tatlı da varsa, değmeyin keyfime!

Varm & Kall: Bir çeşit elma şarabı olan bu içeceğin içinde tarçın da var. O kadar şekerli ki sanırım sarhoşluğu şeker yüzünden. Bir arkadaşım, “bunu çocuklardan uzak tutun yav, sınırsız içip kafa olurlar vallahi” diye çocuklu bir çift olan arkadaşlarımızı uyarmıştı.

Rekorderlig Cider: Cider da İsveç içki kültürünün güzel bir parçasıdır. Normalde elma ya da armut aromalı olan ciderların Rekorderlig markasından çıkan bir çok başka çeşidi daha var. Benim favori tadım yaban dutlu olan. Rengini de çok sevdiğimden, illa ki önceden soğutulmuş şeffaf bardakta içiyorum. Öyle değilse tam keyif alamıyorum.

Pucko Chokladdryck: İsveçli klasik çikolatalı süt, içtiğim en iyi hazır çikolatalı süt. Aslında çikolata barı yerken süt içmek gibi hissettiriyor. Çikolata, şeker ve süt oranı öyle iyi ayarlanmış ki! Özellikle geceden kalma günlerde en sevdiğim ve en çok içtiğim şey Pucko!

Julmust: Kola sevmememe rağmen julmuste bayılıyorum. Kola ve kök birası var gibi içinde ama kesinlikle Dr.Pepper gibi değil! Julmust, Noel içeceği demek ve gerçekten de Noel ve Paskyalya zamanı herkesçe içiliyor. Alkolsüz ama isterseniz alkolle karıştırırsınız. Soğuk bir şişe julmustün benim için her türlü gideri var, Noel olsun olmasın.

YEMEK KÜLTÜRÜ 101

Selam okuyucu!

Son yazım biraz hasara sebep olmuş olabilir. En başta “İngilizce yazmayacağım”, referans filan hak getire dedikten sonra sözümün dışına çıkarak yancılık yaptım, kabul ediyorum.  Ama telafisi mümkün, bırakın gönlünüzü alayım.

Bu sebeple, hafif bir konu seçtim bu sefer. Yemek konuşalım istiyorum. İsveçliler ne yer ne içerler, merak ediyorsanız, buyrun!

İsveçli Şefler

Çocukluğunuza geri dönün. Swedish Chef’i hatırladınız mı? Ne dediği anlaşılmayan, çatlak bir şefti! Belki de İsveçli yaratılmasının sebebi, vulgar tarzıydı. İsveç’in geniş bir yemek kültürü yok bildiğiniz üzere; patates, brokoli, et, somon filan. Öyle yuvarlanıp gidiyorlar demem lazım ama hayır, yeni nesil İsveçliler yuvarlanmamak için büyük çaba gösteriyorlar, formlarını koruyorlar. Bu yüzden de İsveçli yeni nesil genel olarak vejetaryen.

Hep düşünmüşümdür, neden bu kadar çok tanınan İngiliz şef var diye. Mutfak yok, şef var, nasıl oluyor böyle? İsveç, İngiltere gibi değil bu konuda; öyle tanınan şefleri yok gerçekten. Swedish Chef dışında uluslararası kamuoyuna damga vuran Youtube’cu gençlik var bir tek.  Abiler Viking kafasında, İsveç yemekleri yapıyorlar. Brutal indeed!

Neyse konumuza geri dönelim. Nedir İsveç’te yemek kültürü?

“Köfte yiyorlar diye biliyorum?”

Doğrudur. Köfte yiyorlar. Türkiye’de IKEA’larda satılıyor. Köttbullar dediğimiz, misket köfte türü. “Bir köttbullar bir köttbulle diyolar, nedir doğrusu?” derseniz, ikisi de doğru. Köttbulle tekil hali, köttbullar çoğul halidir. Belki biliyorsunuzdur, köttbulle İsveç mutfağına Osmanlı sayesinde girmiş. Bilmiyorsanız da hemen öğrendiniz, aferin. Tamam, işte İsveç kralı 12. Karl Osmanlı’da sürgün hayatı yaşarken köfteyi öğreniyor, “bizde de olsun yeaaa” diyip İsveç’e taşıyor bu lezzeti. Böylece 17. yüzyıl ortasından itibaren köfte İsveç mutfağında görülmeye başlıyor. İsveçli çakal zekasıyla köftenin üzerine düşüyor, şekile sokup, İsveç spesyalitesi olarak dünyaya tanıtıyor. Bizdeki yüzlerce çeşit köfte bilinmezken, adamlar IKEA’larında dahi süper bir PR ile köfteyi İsveç zıttırısı olarak satıyorlar. İsveçte köfte genelde şu şekilde sunuluyor; çok az sayıda köttbullar, patates püresi ya da haşlama patates dilimleri, özel krema sosu, salatlık turşusu ve kızılcık reçeli! Evet, köfteyi  reçele banıp yiyorlar… Ama bu çeşit bir tabak okul kantinlerinde ya da restaurantlarda bulunan bir şey, bunun fast food versiyonu yok.

Geyik var mı geyik?

Geyik hergün yiyebileceğiniz bir yemek değil. Daha ziyade orta bölgelerde ve kuzeyde tercih edilen bir et. Yine de süper marketlerde geyik etine kolayca rastlayabilirsiniz. Yine geyik de köfte gibi tabii ki patetesle servis ediliyor. Buarada geyik eti dışında bir de elk eti var. O daha sıkı, daha az yağlı bir et çeşidi. Kocaman hayvanlar ama çok şapşal bir suratları var. Bir kere elk safarisine gitmiştik. Orada redneck takılan bir abi vardı, çiftliğin sahibi. Moose whisperer modunda takılıyordu. Bu elkler de köpek gibi adamın her dediğini yapıyorlardı; inanılmaz şeker hayvanlar. Yemeyelim, yedirmeyelim!

Börek yoksa pay yesinler

Hamur içinde yapılan yemekler her kültürde var. Biz yufka içini dolduruyoruz, İsveçliler de pay içini dolduruyorlar. Özellikle vejetaryenlar, sebzeli payları hayat kurtarıcı olarak görüyorlar. Burada en tırt pubtan okul kantinine ya da iyi bir restauranta kadar her yer bir şekilde payları menüde tutuyorlar. Brokolili, peynirli, somonlu, domuz pastırmalı… Her çeşit paya rastlayabilirsiniz.  Evde pay yapmak isterseniz de marketten pay hamuru alabilirsiniz. Genelde İsveçliler evde pay hamurlarını kendileri hazırlıyorlar. Fakat ben mesela pay kültürüne uzak biri olarak, marketten almayı tercih ediyorum. Belki de pay hamuru yapmayı deneme zamanım çoktan gelmiştir!

Deniz ürünleri

İsveç tabii ki lokasyonu sebebiyle deniz ürünlerinin çokça tüketildiği bir yer. Türkiye’de Norveç somonuna verdiğiniz parayla burada iki katı fazla somon alabilirsiniz. Somon, ringa balığı, karides, kerevit en çok yenen deniz ürünleri. Ringa balığı Noel’de, yeni yılda, Paskalya zamanında, Midsummer’da yeniliyor. Ringa balığı yemek için her zaman bir sebep buluyorlar! Ringa balığını genelde soğan ya da hardallı sosta salamura ederek küçük parçalar halinde servis ediyorlar. Pişirme durumu yok yani. Bir de Surströmming diye bir şey var; ringa balığını asidik bir sosta aylarca konservede tutuyorlar. Genelde kuzeyde yapılan bu teknik, güneyde pek tutulmuyor. Çok pis kokan bu yemeğin eğlencesi de bol ama; konserveyi açtığınızda basınçla birlikte kutu dönmeye başlıyor ve heryere su saçılıyor. Çoğu İsveçli bunu eğlenceli buluyor. Akıllarını ekmek peynirle yemişler. Somon ise genelde ızgara ya da buğlama halde krema ve patatesle sunulur ve dereotuyla tatlandırılır. Kerevit ise  partisi olan bir yemek. Kerevit partileri yapıyorlar (kräftskiva denilen bu partiler genelde Ağustos’ta oluyor); oturup tüm gün boyunca onlarca kerevit yiyip, kusana kadar içiyorsunuz (schnaps içiliyor genelde). Bunun eğlencesi nerede derseniz, ben de bilmiyorum, onlar da… Yine de bu kadar deniz ürünü olmasına rağmen bizdeki gibi karidesi soğanla, domates sosuyla, üzerinde kaşarla filan güveçte yapmayı akıl edememişler. Herşey en sade haliyle sunuluyor. Sanırım en janjanlı deniz yemeği Jansson’s Frestelse. Bu bir tür kaserol. İçinde patates, krema, ekmek parçaları, soğan ve sardalya var. Genelde Noel zamanı hazırlanıyor. Efkarlı günlerimde rakı-somon yapmışlığım vardır, not bad!

Emine Bedelson’dan tatlı tarifleri

İsveçliler tatlıları çok seviyorlar! Gün içinde tatlı yemek için yarattıkları bir terim bile var, “fika”. Fika coffee break olarak tanımlansa da tam olarak öyle değil. Kahve ve yanında küçük bir tatlının yendiği atıştırma vakti diyebiliriz. Fika’nın bir anlamı yok, İsveçliler de etimolojisini bilmiyorlar. Kelimenin eski Nordik dillerinde var olan ve “cep” anlamına gelen bir kelimeden gelebilme olasılığı var. Yani ceplik yemek gibi bir şey. Neyse efendim, işte fika zamanlarında yenilen tatlılar çok İsveçlidir! Mesela kanelbulle; tarçınlı, pofuduk, tatlı bir ekmek çeşidi. Semla, iki pofuduk hamur arasında hafif bir kremayla yapılan bir tatlı. Vaniljhjärtan, benim favorim! Kalp şeklinde, incecik ve çıtır hamur içerisinde vanilya pudingi var. Yeşil bir pasta olan Prinsesstårta, yani Presenses Pastası ahım şahım bir lezzete sahip olmamakla birlikte tamamen tipinden kazanan bir tatlı çeşidi. Gerçi ben pastanın yeşil olmasına “biraz” bozuğum; ülkece tanınacak bir pasta çeşidi yaratsam rengini kesinlikle İslam yeşili olarak düşünmezdim. Ama  Jenny Åkerström öyle uygun görmüş. Bu hatun Prens Carl’ın kızlarına ev ekonomisi dersi veriyormuş. Prenseslere ev ekonomisi dersi de saçma bir şey bir yerde. Bu noktada babaannemin geçen yaz söylediği çok ama çok bilge lafı aklıma geldi. Ben yaşadığım dumuru hala atlatabilmiş değilim… “Kızım, herşeyi bil ama yapmasan da olur. Mesela orospuluğu bil ama yapma tabii.” Bu hayat dersi bana çok şey öğretti, demek Prens de aynen öyle düşünerek kızlara ev ekonomisi dersi aldırmış. Bilsinler ama yapmasınlar, değil mi? Neyse efendim, bu ev ekonomisi öğretmeni pastayı prenses kızlara hocalık yaparken 1930′larda  icat etmiş. (Tekerleği bulmuş gibi anlatıyorum!) Belki prenseslerin en sevdiği renk diye yeşil olmuştur ya da gıda boyası olarak sadece yeşil kalmıştır filan. Pastanın üstünün marzipan kaplı olduğunu söylemiş miydim? Yemesi en zevkli kısmı orası zaten, içi sırf krema başka bir numarası yok. Tabii ki herşeyden en yüksek randımanı almayı kendilerine amaç edinmiş İsveçliler, “bu pasta jätte bra oldu, haydi önünü alamayalım” diyerek, pastanın marzipan rengini değiştirerek yeni pastaymış gibi sunmaya başlamışlar. Misal marzipanı sarı olunca Prens Pastası, üzeri reçelli olunca Opera Pastası vs. Aynı bokun laciverti ekolünde süregelen başka cinsleri de var. Bu pastalar düğünlerde, kutlamalarda yeniyor genelde.    Bunlar dışında, lösgodis reyonları var; istediğiniz türden istediğiniz kadar şekerleme alabiliyorsunuz ve gram üstünden tartıyorlar. İsveçliler “baking”e pek meraklılar; yemek yapmayı bilmiyorlar ama tatlılarda bayağı iyiler.

Yemesi hororlu, eforlu yemekler

Bazı yiyecekler var ki, tamamen alışkanlıkla ilgili. Mesela bizler kokoreç, rakı, ya da pul biberi seviyor olabiliriz ama yabancılar için bu tatlar oldukça farklı gelebilir. İşte İsveç’ten soğutan spesyaller:

Falukorv: Kangal sucuğun 3 kat kalınını düşünün… Duvara asmalıklardan var ya, şekli aynen öyle. İçeriği de domuz götünden yapılıyor. Evet yanlış duymadınız… Sakatatların filan jöle haline getirilmesiyle oluyor. (Çoğu sosis öyle yapılmıyor mu zaten?) Neyse, bu falukorv tam bir öğrenci yemeği. Hatta Pytt i Panna diye bir yemek var ki, öğrenci yurtlarının buzluklarının değişmeyen tadıdır. (Dondurulmuşları var.) Bu yemek basit: Patatesleri, soğanları ve falukorvu minicik küpler halinde tavada yağla kızartıyorlar, hepsi bu! Bu tarifin İsveç’in kıtlık zamanlarından geldiğini söylüyorlar, evde hiçbir şey yokken analar (çilekeş analar- ki bu tür dünyanın her yerinde mevcuttur) kilerde ne varsa onları pişiriyorlarmış. Böylece Pytt i Panna olmuş. Zaten yemeğin adının çevirisi, bits and pieces in a pan. (Bu yemek niye hala bugün yapılıyor sorusunun cevabı için Pierre Bourdieu okumaları diyorum. Sabah akşam yemeklerden sonra.)

Turkisk peppar: Türk biberi! Yok kırmızı biber filan değil. Şekerin adı bu. Dünyanın en rezalet tadı olarak nitelendirebileceğim bir şey. Niye Türk biberi demişler bilmiyorum. Aslında turkisk peppar Danimarka, Finlandiya, Almanya, Hollanda da var. (Fince’de Turkinpippuri diyorlar, ne tatlı kelime, değil mi?) Meyankökü şekeri İsveç’te çok popüler, bunun her türlü aromalısını bulabilirsiniz. Hatta likörü de var. Evlerden ırak olsun diyorum, başka bir şey de demiyorum…

Kalles Kaviar: Bundan geçen yazımda bahsetmiştim. Tüpte havyar. Tadı bayağı kötü olmakla birlikte, mideye de hiç iyi gelmiyor. Bu Kalles çok kalleş bir marka cidden; herşeyleri tüpte ve içlerindeki şeyler de hiç hoş değil. Mesela karides ve peynir ezmesi var. (Ayrı ayrı değil aynı tüpte), ya da peynir ve bacon. Bu Kalleş Kaviar bana çok çok eskiden yazlıktaki Almancı komşuların sabah kahvaltısında yedikleri tüpte kaz ciğerini hatırlatmıştı. Sabah yenilmemesi gereken şeyler listesi yapsam ilk 3’e girerler.

Smörgåstårta: Bu yemeği iyiler kategorisine mi kötüler kategorisine mi soksam bilemedim. Herkesin seveceği türden bir yemek kesinlikle değil. Pasta gibi döşeniyor, her katında başka bir atraksiyon var. Mesela bir kat karides, bir kat mayonez, bir kat salatalık, bir kat haşlanmış yumurta, bir kat somon, bir kat ekmek gibi… 1940′lardan günümüze gelmiş bu yemeği, İsveçliler genelde kutlama zamanları ve ulusal gün gibi zamanlarda yapıyorlar. (Pasta gibi gözüküyor diye herhalde…) Finlandiya’da da oldukça popüler. İyi yapıldığında aslında yemesi keyifli bir yemek. Ama kötü bir yerde yapılmışsa ve güneş altında filan duruyorsa (mayonez ve balık…) kesinlikle mide yıkanmasıyla sonuçlanabilir. (Şimdiden uyarıyorum sonra güneşin altında partilerken sarhoş halinizle yumulup ölmeyin.)

Peki başka neler neler var derseniz, İsveç’e özgü güzel tatlar da var tabii ki. Bazılarına bakalım:

Knäckebröd:  

Bröd kısmından çıkarabileceğiniz gibi bu bir ekmek türü. Ama bildiğiniz ekmeklerden değil. İnce, çıtır çıtır galetamsı bir hamuru var. Ayrıca tekerlek şeklinde, ortası delik. İsveçliler genelde üzerine tereyağ ve ince dilimlemmiş peynir koyarak yiyorlar, ben de öyle yiyorum. Özellikle form tutanlar için çok ideal, çünkü normal ekmeğe göre çok daha düşük kalorili. Gariptir ki knäckebröd ne Danimarka’da ne de Finlandiya’da satılıyor. Danimarkalılar İsveç’e geldiklerinde tonlarca knäckebröd alıyorlar. Ama mesela Hollanda’da bu ürün satılıyor. Mantığını çözebilmiş değilim.

Ärtsoppa:

Ortaçağdan beri içilen bu çorbanın temelini bezelye ve soğan oluşturur. Domuz etli versiyonunda çorbaya tuzlandırılmış domuz etleri de katılır. Tabii ki fakir aileler bu çorbanın etsiz versiyonuyla idare etmişler. Bene etsiz versiyonunu yedim pek de sevdim. Yoğunluğu yüksek, gayet lezzetli bir tadı var.

Herrgårdsost: 

Bu peynir çeşidi de bayağı İsveçlidir. 1890′lardan beri yapılıyor ve hala da bolca tüketilen bir peynir türü. İnek sütünden yapılan yarı-sert bir tür, tatlı şaraplarla iyi gidiyor. Ben genelde tostlarıma kullanıyorum gerçi, o ayrı mevzu.

Kex:

Kex candır! Güneyde şeks, kuzeyde keks diye okunan bu gofret çok basit olmakla birlikte kesinlikle alışkanlık yaratan cinsten! Hele minileri hertürlü ders çalışırken, film izlerken filan gider. Doyamıyorum! IKEA’larda satılıyor buarada.

Fil (ya da filmjölk):

Fil eti. Evet resmen film eti yiyen bu barbarlar… Yok hayır o başka hikayeydi. Fil yoğurdun daha likid hali (benim deyişimle likidik bi’ cins). Ayranla süzme yoğurt arası bir yoğunluğu var ama tuzlu değil, tam tersi genelde meyvalı ya da vanilyalı olarak satlıyor. İsveçliler fili müslilerinin üzerine dökerek yiyorlar, yani kahvaltılık bir şey. Tadı gayet iyi, hem de süt sevmeyenler için iyi bir seçenek. Filli müsli yemek çok İsveçli bir şey buarada. Köttbullar yemek mesela 2 birim İsveçli ise bu 1000 birim İsveçli. Öyle büyük, öyle iri. O kadar diyeyim ben size.

Nyponsoppa: 

Nyponsoppa yani kuşburnu çorbası çok değişik bir lezzet. “Sen bunu direkt iğrenç listesine koysaydın ama” diye ağlamayın, hiç de iğrenç bir tarafı yok. Kuşburnu çayı içmeyi sevenler bilhassa bu çorbaya bayılacaklar çünkü kuşburnu tadını kuvvetlice alıyorsunuz. Bu aslında tatlı bir çorba, içinde şeker de var. Soğuk olarak servis ediliyor, ve üzerinde “etimek” parçaları oluyor. Krema ya da dondurmayla buz gibi servis edilen daha koyuca bir versiyonu da bulunmakta. Benin nyponsoppa ile tanışmam bayağı şans eseriydi. Sevgili arkadaşım Anna karnı acıkınca marketten nyponsoppa almıştı. (Süt tetrapakında satılıyor) Ben de saunaya giderken onu yanımıza almıştım meyve suyu diye. Hiç fena değil di, soğuk haliyle saunada bayağı iyi iş gördü. Bu çorba genelde dağa tırmananların, bisikletçilerin ve kampçıların mutlaka yanlarında bulundurdukları bir çeşitmiş; tabii ki bolca barındırdığı C vitamini yüzünden. Yoğun olduğu için tok da tutuyor. Fakat ekmekle yemek olayına ısınmadım. Ben meyve suyu olarak içmeye devam edeceğim.

Yemek kültürüne dair biraz aydınlandıysak, artık bir sonraki yazımı bekleyebiliriz. İçki kültürü ve İsveçli içkiler konusunda yazacağım, beklerim!

İSVEÇLİ’NİN HALET-İ RUHİYESİ

Başlık, 60’lı yılların sonunda yazılmış bir gazete haberini çağırıştırabilir. “Hippiler nasıl yaşar?” ile başlayan bu tip bir üçüncü sayfa haberinde, köprü altına koğuşlanmış hippiler hakkında “… Saçları yağlı, otantik kıyafetler giyen ve komün halinde yaşayan hippiler ahlak kurallarına itibar göstermezler. Resimde gördüğünüz ‘çiçek kız’ sevgilisini çevreden rahatsız olmadan öpüyor.”  şeklinde bir tutumla karşılaşabilirdiniz. Ben de acar gazeteci çakallığıyla sizlere İsveçli nasıldır, nasıl düşünür, nasıl hareket eder, onları anlatacağım. Yazının kapalı kapılar ardında okunması, olaya Wikileaks tadı da verebilir; istenilen atmosferi yaratmak sizin elinizde!

Klişesini Satan Bilge

Her ülkenin insanıyla ilgili belirli klişeler olmakla beraber, bu klişeleri ne ölçüde benimsememiz gerektiği bir muammadır. Kalıplaşmış tanımlara takılı kalındığında, önyargılarla çevrili kalmak muhtemel bir sonken; klişelere aldırmadan gözlemlemek de gözlemi herhangi bir hipotezle karşılaştıramamak ve dolayısıyla da gözlemi tartamamakla sonuçlanabilir. Ben ara bir yol izleyerek, bir yandan efsaneleri bir köşede tutarken öte yandan da tabula rasa halinde hiçbir kodlama yokmuşcasına gözlemlemeye çalıştım. İnsanı determinist bir görüşle anlatabilmek mümkün olmadığından, köşeli kategorizasyonlar yapmak zaten imkansız. Fakat İsveç gibi homojen (göreceli olmakla birlikte) bir toplumu değerlendirirken belirli klişelerin işlediğini gördüm. Zaten Foucault’yan bir perspektifle baktığımızda devletin tüm organlarının toplumu belirli bir biçimde yoğurduğunu, bilinci aynılaştırdığını varsayarız. İsveç’in böyle bir tanıma fazlaca uyduğunu düşünüyorum; İsveçliler’in davranışlarının ve yaşama şekillerinin de bu sebeple genellemede kolaylık sağladığını savunuyorum. Daha konuya girmeden konudan soğuduysanız beş kere “Fuko” deyin, geçer.

IKEA’nın bana verdiği yetkiye dayanarak oturumu açıyorum!

1-      Mutabakat Sevdası

İsveçliler’in en bayıldığ şeydir uzlaşmaya varmak! Bu sebeple de işler çok yavaş yürür buralarda; fakat onlar için önemli olan herkesin konu üzerinde mutabık olmasıdır. “Democracy is a slow process”, toplantılarda karar alma aşamasının çetrefilli hale geldiği durumlarda, toplantı yöneticisinin sırıtarak söylediği bir cümledir; pek çok kez işittim. Bu ağır ve herkesin katılımının beklendiği düzen, işlerin hızlıca yapıldığı ve aslında çoğu zaman anlaşma birliği olmadan aksiyona geçildiği kültürlerden gelen insanlar için can yakıcı olabilir. (Bakınız bendeniz.) Yaklaşık dört aydır bir proje içerisindeyim ve grubum çoğunluk olarak İskandinavlardan oluşmakta. Her toplantımız saatlerce sürüyor, her detay için kafa patlatıyoruz. İsveçliler herşey herkesin içine sinmeden ilerlemeyi reddediyorlar. Dolayısıyla da toplantı dışında da sürekli lobi dönüyor; sonuç olarak sürekli iş konuşuyoruz. Son üç ayda yaptığımız işi tahminimce bir ayda rahatlıkla bitirebilirdik. Ama consensus sevdası var bir kere, o olmadan ilerleme mümkün değil.

Anlattığım duruma bağlı olarak tahmin edebileceğiniz üzere İsveçliler birisiyle zıtlık içinde bulunmaktan hiç hoşlanmıyorlar. Eğer birisiyle anlaşmada zorluk çekerlerse de genellikle geri çekilmeyi seçiyorlar. Düşündükleri pek çok şeyi dile getirmeyip, zıtlığın boyutu büyümesin diye ya uzlaşmaya gidiyorlar ya da konuyu öylece bırakıyorlar. Yine böyle sıkıntılı durumlarda içten bir gülümsemeyle size bakıp “I agree to disagree” diyorlar. Eyvallah iyi güzel de keşke ne düşündüğünü söylesen Henrik kardeş, çünkü ben bu şekilde anlaşamıyorum! İsveçliler’i karar vermeye zorlarsanız da genelde şöyle bir monologla karşılaşıyorsunuz. “Evet de ama hayır ama evet bir taraftan” Zaten İsveççe’de “evet” ve “hayır”ın birleşiminden bir kelime bile var. “Nja” yani “ja” ve “nej”in karışımı. Bu cümlelerin başında sıkça beliren bir kelime. Eğer bir İsveçli’ye psikolojik baskı yaptırmak isterseniz ona anında karar vermesi gereken sorular sorun, mavi ekran verecektir.

2-      Herşey kararında olmalı

İsveçliler uçlarda dolaşmaktan pek hoşanmıyorlar. O sebeple ortalıkta şebeklik yapan ya da bağıra bağıra konuşan insanlar görmezsiniz. Yine insan içindeyken ağlamak ya da abartılı şekilde gülmek gibi davranışlar pek de kabul görmez. Ama abartılı bir şekilde davranırsanız da kimse size bir şey söylemeyecektir. Çünkü bu da onlar için oldukça abartılı bir davranıştır; İsveçliler başkalarının işlerine karışmaktan hoşlanmazlar. Kararında olmak anlamına gelen güzel bir kelimeleri var, “lagom” diyorlar. Kelimenin İngilizce karşılığı olmaması çok hoşlarına gidiyor buarada. Benim ne kadar lagom olduğum meçhul fakat toplum içinde zombi gibi dolaşmaya niyetim olmadığı kesin.

Bir keresinde, İsveçli bir arkadaşım okul dönemi boyunca sorumlu olacağı bir değişim öğrencisiyle buluşacaktı. Sözleştikleri yere geldik, fakat buluşacağımız kişi bir türlü gözükmedi. Arkadaşım gelecek kızın numarasına ulaşamıyordu ve kızın nasıl göründüğünü de bilmediğinden etrafa bakmakla yetiniyorduk. “Kızın adını bağıralım mı?” dedim, “Belki şurada bekleyenlerden biridir.” Arkadaşımın yüzü hemen kızardı, “Yok, bağırmayalım. Yani ben bağıramam. Boşver.” Ben tabii ki boşvermeyerek kızın adını bağırmaya başladım. İnsanlar baktıkça arkadaşım götüm götüm uzaklaşmaya başladı. Sonra birinin yanımıza yaklaştığını gördük, beklediğimiz kişi gelmişti. Şarjı bitmiş, köşede o da arkadaşımı seçmeye çalışarak bekliyormuş.

3-      Yalnız taş duvar olur mu?

İsveç’te olur! Yardımlaşmayı sevmediklerinden değil; ancak yardımınız karşısında size verebilecekleri bir şeyleri varsa yardımınızı kabul ederler. Size de yardım eli uzatmıyorlarsa kötü niyetlerinden değil, borçlu hissetmeyin diyedir çoğu zaman. İsveçliler kendi kendilerine yetmeyi seven, dışarıya zayıflıklarını yansıtmayan insanlar. Mesela otobüste bir yaşlıya yer vermek isterseniz büyük ihtimalle “Ne münasebet!” anlamında bir bakışla karşılaşacaksınız. Ya da elleriniz torbalarla dolu, İsveçli arkadaşınızla yan yana yürüyorsunuz. Arkadaşınız büyük ihtimalle size torbaları paylaşmayı teklif etmez çünkü sizin alınacağınızı düşünür. İsveçli borcuna da bu sebeple sadıktır; zaten tüm prensiplerini çiğnemiş, borç istemiş, kuruşu kuruşuna ödeyecek, kaçarı yok! Borç verdiği kişiden de aynı hassasiyeti ister, “lends 1 kroner, asks it back” olayı para hırsından değildir. Daha ziyade kimsenin kimseye maddi manevi borçlu kalmaması üzerine kuruludur. Bir defasında tüm gün kullanılabilinecek bedava bir tren biletim vardı, ben kullanmayacaktım dolayısıyla tren istasyonunda birine bedavaya vermeye karar verdim. Kimse istemedi! Herkes şüpheyle yaklaştı, bir süre kararsız kaldıktan sonra “Yok, teşekkürler” deyip reddettiler.

Yardımlaşma gibi paylaşma da aynı şekilde yürüyor. Bir paket şekerlemeyi arkadaş grubunuzun önünde mideye indirebilirsiniz, kimse “neden ikram etmedi?” diye sorgulamayacaktır. Aynı şekilde insanlar sizin ikram beklemenize alışkın olmayacaklar; “bir yeriniz şişmesin”, “gözünüz kalmasın” diye karşı taraftan bir hareket gelmeyecek yani. Eğer bir arkadaş yemeğine davetliyseniz, arkadaşınızın pişirdiği yemek karşılığında herkesten belli miktarda para istemesi çok doğaldır. Zaten herkesin kendi içeceğini getirme kuralı bir çok parti ve ev davetinde olağan bir durumdur. İsveçli paylaştığınıza paylaşacağınıza pişman edebilir sizi, “al işte yahu” diye tutturmanıza sebep olur. Çok basit bir hareketiniz üzerine bir sürü laf dönmesi sıkıntı yaratabilir, benim kendi deneyimlerimde sonuç genelde böyleydi. Dolayısıyla artık ben de ne kadar ekmek o kadar köttbulle mantığıyla yaşıyorum burada.

4-      Planlılık DNA’larında var!

İsveçliler’in hayatları oldukça planlı. Yaş gözetmeksiniz, genci yaşlısı günlerini en etkili şekilde planlar ve o plana uyarlar. Ertesi gün ne yiyecekleri, ne giyecekleri, saat kaça kadar ders çalışacakları, akşam kaçta çıkacakları, kaç bira içecekleri, koşma vakitleri hep bir gün öncesinden programlanmıştır. Önceliklerini inanılmaz derecede ciddi alırlar ve programlarını bozmamak için büyük çaba harcarlar. Mesela okulda bir grup içinde çalışıyorsunuz ve yetiştirmeniz gereken iş sarkacak gibi gözüküyor. “Bugün 3 saat daha fazladan çalışalım mı?” derseniz, “Ama ben erkek arkadaşıma domates fidelerini dikmek için söz verdim” gibi bir cümleyle karşılaşabilirsiniz. Hayır, gülmeyin lütfen, kız söz vermiş o domatlar bugün dikilecek! Genel olarak İsveçliler son dakika programlarından pek haz etmezler, her spontane şey onların planını tehlikeye sokar dolayısıyla önceden planlamadıkları işe bulaşmazlar.

Eğer bir buluşma saati verilmişse, geç kalmazlar. Eğer siz geç kalacaksanız sizden bir mesaj ya da telefon beklerler. Bazen otobüs 1-2 dakika geç kalırsa, durakta oflayan İsveçliler görürsünüz.

Mesela saat 12 hemen hemen her İsveçli için öğle yemeği vaktidir. Saat 12 oldu mu heryer tıklım tıklım doludur. Yemek servisi genelde 14’te biter. Saat 12’de anca kahvaltı yapan ben, ilk haftalarda yemek saatini kaçırarak pek çok kez aç kalmıştım. Yine saat 18, akşam yemeği vaktidir. İsveçli yemeğini erken yer, akşam sporuna çıkar, ertesi güne hazırlanır, vakitlice yatmaya çalışır. Haftaarası dışarı çıkma programı yapmazlar, belki çarşambaları bir kadeh içki için arkadaşlarıyla buluşurlar. Dışarı çıkma zamanı Cuma günleridir. Belli bir alkol seviyesinden sonra, oldukça plansız hareketler yaparlar; ama en geç Pazar günü yine eski rutinlerine geri dönerler.

5-      Less is more

İsveç markalarını bir düşünün… IKEA, H&M, Volvo, Tetra Pak… Hepsinin temelinde tipik İsveçli mantığı var: Basit ama fonksiyonel üretim, aynı zamanda az harcayarak çok verim elde etmek. Bu mantık genel olarak İsveçli’nin hayatını özetler; tek bir işe odaklanıp onu çok dallanıp budaklandırmadan hallederler, iyi de kotarırlar. Ama aynı anda iki iş ver mesela, elleri ayaklarına dolanır. Üniversitede bir ders başlar, o ders biter sınavlarını verirsin, ikincisi öyle başlar. İki ders aynı anda yürümez. (Bir dönemde 9 derse kadar çıkan bizler için çıtır çerez durumlar bunlar.) Her türlü tasarımda; şehir planlamasından yemek kültürüne, iş tanımlamalarından kişisel tercihlere kadar her türlü durum basitlikten yanadır. Ben mesela arkadaşlar için yemek yaptığımda büyük bir menü hazırlardım; çorbayla başlar, meze ve salatalarla devam eder, ana yemek ve akabinde tatlı ya da meyve ile kapatırdım. Burada bu tam bir delilik hali olarak algılanıyor! Çorba ve ekmek tek başına menü olarak satılıyor çoğu kafede. Fakat bu mantığı çok sevdiğimi belirtmek isterim. Adamlar müsriflik yapmadıklarından, sade ama etkili iş yaptıklarından bellerini doğrultmakla kalmayıp, dünyanın refah düzeyi en yüksek ülkelerinden biri oldular. (Bir alkış alalım.) Bu özelliklerini de çok iyi biliyorlar buarada ve bu durumla gurur duyuyorlar. Yani “abi siz çok efektifsiniz yahu” diye gazlasan yemez, öyle mağrur mağrur bakar suratına.

İsveçli’yi azıcık anladınız. Gelecek yazı umarım yakın gelecekte gelecek. “Gelecek de, biz de göreceğiz…” diye mırıldanmayın, tamam ne yapalım çok yoğundum! Arayı kapatacağım, söz!

YAZACAKLARIM VE OKUYUCULARDAN BEKLENTİLERİM ÜZERİNE

“İsveç hakkında yazacağım” dedim ama tam olarak neden bahsediyorum? 

Blog genel olarak İsveç’te olup biten herşeyi kapsayabilir. İsveç’te yemek kültürü, içki adabı, müzik ve sanat çevreleri, İsveçliler’in yaşama şekilleri; zaman, eğlence, arkadaşlık vs. anlayışları gibi konularla ilgili kendi gözlemlerimi aktaracağım.

Aman ben ettim siz etmeyin!

İlla ki genellemeler yapacağım. Ama bu sizin arkadaşlarınıza gidip, “İsveç’te olaylar böyle böyleymiş” demeniz anlamına gelmesin. Referanslarımı kendimden alıyorum, kendi deneyim ve gözlemlerimden edindiklerimi yazıyorum. Dolayısıyla anlattıklarım bir noktada sadece hikayelerden ibaret. Yorumlamak da size düşüyor haliyle. “Medium is the message”, yani ben sadece bir aracıyım. Her zaman şüpheyle yaklaşmanızda fayda var. Aman ben genelledim, siz genellemeyin! Okuyun, okutun ama orada kalsın.

“Pippi Longstocking değil miydi o?”

Evet, evet öyle! Neden Pippi’ye longscarf giydirdin derseniz, bu benim burada nasıl algılanmak istendiğim ile alakalı. İsveç’e ilk geldiğim günden beri en çok duyduğum  “Gerçekten Türk müsün?” sorusu. Bir Türk nasıl olmalı, nasıl görünmeli bizden çok daha iyi biliyorlar sanırım. Ve ben “Türk” tanımına öylesine uymuyormuşum ki, hayattaki anlamımı ararmışcasına bana kimliğimi sorgulatıyorlar. En büyük sorun da saçlarım ve sürekli kapamaya çalıştığım çillerim. “Sen Pippi gibisin!” de haliyle çokça duyduğum bir cümle. Ben de beni kafalarında nasıl çizdiklerini düşünürken aklıma başı örtülü bir Pippi geldi. “Anneee! Beni Öteki’leştirdileeer” diye şikayet edesim var. Neredeyse toplumunun yarısından fazlasının tatilini Alanya’da geçirdiği bir ülke olarak İsveç, algı dünyasında Türkiyeli’yi peçeli  görmek sevdasından vazgeçmiyor. İşte ben de böyle bir Pippi oldum; çorabım da uzun, baş örtüm de.

“İngilizce yazsaydın ya?”

İngilizce yazmanın avantajı daha geniş bir kitleye ulaşabilmem olurdu. Fakat beş senedir neredeyse hiçbir yazımı Türkçe yazmadığımı farkettim. Diğer bir sebep ise Türkçe’de kullandığımız bazı deyişlerin İngilizce’de aynı tadı vermemesi. Herşeyi biraz ti’ye alarak, bolca da argo kullanarak yazacağım; o açıdan Türkçe bu blog için biçilmiş kaftan. Aralarda İngilizce kelimeler olabilir, o da ya Türkçe’sini beğenmediğimden ya da olayı daha iyi açıkladığını düşündüğümdendir.

Theory and Method (İşlerin boyutu değişiyor mu?)

Bir saniye, daha okumadınız bile, sakin olun. Şimdi gelelim nasıl yazacağıma. Akademik essay yazmaktan yorulan bünyem, yaratıcılık adına biraz rahatlamak istiyor. Girişi, gelişmesi olsun, sonuç bölümünde hepimiz mevzuyu çakalım sonra da sessizce evlere dağılalım istiyorum istemesine ama kompozisyon olmazsa da “aga bu nedir?” demeyin. Rahat yazalım, rahat okuyalım. Bu seferlik de böyle olsun. Geleceğin mimarları, öğrencilerden de müjdemi isterim! Bu kampanyada bibliography yok footnote yok!

“Biliyon da mı yazıyon?”

Zaten onu öyle deyişinden sana neyi niye yazdığımı açıklama borcu hissetmiyorum arkadaşım. (İki dakikada defensive olurum.) Amacım İsveç ile ilgili sosyolojik bir baş yapıta imza atmak değil. Ama yedi ayda gözlemlediklerim  eminim ilginç noktalara parmak basacaktır. Bu yedi ayda İsveç’in çeşitli şehirlerinde okudum ve çalıştım. Luleå, Stockholm, Linköping, Vaxjö, Lund, Malmö, Göteborg, Ängelholm ve ismi lüzumsuz bir çok küçük yerde bulundum. Hairtaya şöyle bir bakarsanız bu bahsettim yerlerin İsveç’in en kuzeyinden en güneyine bir hat çizdiğini farkedersiniz. Yani demek istiyorum ki “İstanbul Türkiye değil, doğuya hiç gittin mi?” muhabbetini yapacaksak, gittim yahu!

“Hatrın için çiğ tavuk bile yerim”

Ne münasebet. İstediğiniz için okuyun ve paylaşın. Hatta önerilerde de bulunun. “Bununla ilgili yazsana” diye sıkıştırın. Ama bunları gerçekten istediğiniz için yapın. Bir İsveç deyiminin de dediği gibi, “affär är affär”, yani “iş iştir”; duygu ve hayırseverlikle karışmaz.

Buraya kadar anlaşabildiysek, devamı kolay. Şimdi size sadece gelecek hikayeleri beklemek kalıyor!

ORADA BİR ŞEYLER VAR…

“İsveç, Norveç, Danimarka, Belçika, Belçika, Hollanda…” diye söylerdik minicikken. İsveç nedir bilmeden. İşte, şimdi ben size İsveç’i anlatacağım.